1 Nisan 2015 Çarşamba

Ayna Ayna, Söyle Bana! : ‘Ayna Nöronlar’ ve İnsanlığın Derin Yanlızlığı

Duygusal bir film seyrettiğimizde neden ağlarız ya da bir futbol maçını izlerken neden heyecanlanırız? Ya karşımızdakilerin duygu ve düşüncelerini nasıl bilebiliyoruz, hiç merak ettiniz mi?
Bu gibi sorulara açıklama olarak ‘empati, beden dili okuma’ vs. gibi cevaplar gelir. Bu açıklamalar yanlış olmasa da kavramsal çerçevesi içerisinde eksik kalmakta ve gerçekte bunun nasıl oluştuğunu açıklamamaktadır. Yapılan yeni araştırmalar buradaki eksik parçaları tamamlar nitelikte.
Bedenimizle bir hareket başlattığımızda beynimizde o harekete ilişkin nöron ağları harekete geçer. Böylelikle o hareketi yapar hale geliriz. Çoğunlukla düşünmeden yaptığımız bu hareketleri daha bebeklikten itibaren deneme yanılma yoluyla sürekli tekrarlayarak ilgili nöral ağ yolunu oluşturarak gerçekleştiririz.
Hareketlerimizi film karelerine bölerek düşünürsek bir kareden diğer kareye geçerken gelecek karedeki hareketi hazırlayan özel nöron grupları vardır. Bu nöronlar sayesinde sonraki hareketi, öncekine kıyasla tasarlayarak hareketimizi sürdürürüz. Bu grubu oluşturan nöronlara ‘ayna nöronlar’ denmektedir.
Karşımızdaki insanları anlamanın ya da seyrettiğimiz bir filmden etkilenmenin kökeninde de bu yapının olduğu düşünülüyor. Bir futbol maçını seyrettiğinizi düşünün. Futbolcunun yaptığı hareketler sizin ayna nöronlarınızı uyarır ve bu uyarımla birlikte beyninizde sanki o hareketleri siz de yapıyormuşçasına bir faaliyet oluşur. Bedenen herhangi bir aktivite içinde bulunmasanız da beyniniz bunu yapıyormuşsunuz gibi davranır.
Böylelikle bir filmde izlediğiniz olayın etkisi sadece seyretmekle sizde de oluşmuş olur. Fiziksel olarak bir şey olmasa da aynı hisleri beyninizde yaşarsınız. Böylece eş duygular ortaya çıkar. Bu nedenle bu nöron gruplarına ‘ayna nöronlar’ denmektedir.
Bir olaydan, durumdan neden herkesin aynı şekilde etkilenmediğinin cevabı da buradadır. Nöronlar arası iletişim ateşleme yoluyla olur. Önceki nörondan gelen uyarı diğer nöronu ateşler. Nöronlar ya hep ya hiç mantığıyla çalışır. Ateşleme olur ya da ateşleme olmaz. Ancak nöronların ateşlenmesi için eşik değerinin geçilmesi gerekmektedir. Eğer karşınızdaki uyaran ilgili nöronun ateşlenmesini sağlayacak eşik değeri geçemez ise ilgili nöron grubu uyarılamaz yani ateşleme olmaz ve uyarana ilişkin bir tepki geliştirmeyiz.
Aslında bu kuramsal açıklama bize empatinin sınırlarını da çizmiş oluyor. Ne kadar empatik olmaya çalışırsak çalışalım tüm her şey bizimle sınırlı kalacaktır. Empati kurduğumuz şeyin bizde yalnızca bir aksi, kopyası ortaya çıkacaktır. Bu da ‘bize ait, bizcesi’ olacaktır. Sonuç olarak aslı gibi yaşamamızın mümkün olmadığı görülmektedir.
Bu durum teorik olarak bizlerin ne kadar yalnız olduğu gerçeğini de ortaya koyuyor. İnsanlarla ne kadar iletişim içinde olursak olalım bedenlerimizle sınırlanmış varlıklarız. Yaşadığımız hiçbir şey aynıyla karşıya yansımamaktadır. Sadece karşımızdaki için bir uyarı kaynağı oluştururuz ve o da bu uyarıyı kendince tekrarlayarak ’bizi kendisi gibi’ yaşamış olur. Açıkçası bedenlerimize hapsolmuş ve derin bir yalnızlık içinde yaşamaya mahkûm olmuş gibiyiz. Ne de olsa dış dünyanın gerçekliği de beynimizde oluşan elektriksel aktiviteyle ifade bulan şeyden öte bir şey değil, değil mi?
yazar: Hakan Yılmaz

*alıntıdır.
Alıntı yapılan siteye ulaşmak için tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder